Kur’an’a Göre İnsan ve Eğitim – II

Yazar: | 18 Ağustos 2016

development

Bir önceki makalemizde(1), eğitimin nihai hedefinin veya hedeflerinin neler olması gerektiği sorusundan yola çıkmıştık. Bu hedeflerin, insanın bu dünyadaki varlık sebebiyle ilişkili olması gerektiği çıkarımını yapmıştık. Bu varlık sebebinin ne olduğunun da felsefi tartışmalara girerek değil, insanı yaratan Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’den aranması gerektiğini ifade etmiştik. İnsanı yaratıcısından tanımak ve eğitimin nihai hedeflerinin bu bakış açısıyla tanımlanması, nihai amacımız olan doğal düzene (fıtrata) uygun bir eğitim anlayışının temelini oluşturmak açısından çok önemliydi.

Buna göre, geçen makalemizde ele aldığımız ayetler bizi şu sonuçlara götürmüştü:

  •  İnsanların dünyada bir süre yaşatılma sebebi imtihan edilmektir.
  •  Kâinat (yeryüzü ve gökler) insanlar için “imtihan yeri” olması için yaratılmıştır.
  •  Kâinatın içindeki (insan dışındaki) varlıklar da bu imtihanda rol oynamaları ve insanların ihtiyaçlarını karşılamaları için yaratılmıştır.
  • İmtihan boyunca bizlerden beklenen, bize can veren ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılayan Sahibimize (Rabbimize) nankörlük yapmamak, ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmak ama bunu yaparken onun koyduğu doğal düzene uygun davranışlar “iyi işler” yaparak, insanlığın mutluluğuna ve barışına katkı sunmaktır.
  • Allah-u Teala insanı bu imtihanda yapacağı seçimler konusunda özgür bırakmış ama başıboş bırakmamıştır. Allah elçiler ve kitaplar göndererek, imtihan şartlarına müdahale etmeden insanları bilgilendirmiş, uyarmış, rehberlik etmiştir. Böylece imtihanlarını başarıyla geçmelerine yardımcı olmuş ve olmaktadır.

Devam niteliğindeki bu makalemizde, insanı yaratıcısından tanıyabilmek için Kur’an-ı Kerim’de, insanla ilgili bulabildiğimiz diğer bilgilere değineceğiz.

İnsanın “Muhalif Varlık” Olması

Bakara Suresi’nin 30. ayetinde, Allah, insanı yaratırken onu bir “muhalif varlık” olarak tanımlamıştır. Geleneğimizde bu ayet genellikle “insan Allah’ın halifesidir” şeklinde anlaşılmış  ve insana dair bu bakış açısıyla yapılan yorumlarda aşırılığa gidilmiştir. Bu ayetle ilgili olarak Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır aşağıdakileri ifade etmiştir(2):

İnsan, muhalif varlık olarak yaratılmıştır. Allah Teâlâ şöyle demiştir: Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif varlık yaratıyorum.” dedi. Melekler, “Orada doğal düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı yaratıyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. (Bakara 2/30)

Muhalif varlık diye tercüme ettiğimiz halife (خَلِيفَة)’dir; aslı halîf (خَلِيف)’tir; hem ism-i fâil hem de ism-i mef’ûl olur. Mübalağa için sonuna tâ (ة) gelmiştir. İsm-i fâil olarak (الخالف), birinin yerine geçen, muhalif olan veya arkada kalan anlamlarına gelir. İsm-i mef’ûl (المخلوف) olarak da yerine başkası geçen, muhalefet edilen ve arkada birini bırakan demektir. Şu âyet de halife kelimesinin “muhalif veya kendine muhalefet edilen varlık” anlamına geldiğini gösterir: “Rabbin farklı tercihte bulunsaydı insanları tek bir toplum yapardı ama Rabbinin (Sahibinin) ikram ettikleri dışında kalanlar muhalif olmayı sürdüreceklerdir. O, onları bunun için yaratmıştır…” (Hûd 11/118-119)

Melekler, hayvanlar âlemindeki muhalefetin kanla bittiğini görüyorlardı. Meselâ bir kümeste iki horoz barınamıyor; biri diğerini öldürebiliyordu. Tavuklarda da muhalefet olsaydı kümeste en fazla bir horoz ve bir tavuk kalırdı. İnsanlar; kadınıyla erkeğiyle birbirlerine muhalif olacağı için bir tek aile bile oluşamazdı. Meleklerin itirazının sebebi buydu. Bundan dolayı şöyle bir tepki göstermişlerdi:

“Orada doğal düzeni bozacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun? Ama neylersen, güzel eylersin; bu sebeple sana boyun eğeriz. Tertemiz olanı yapmak senin işindir.” Ama meleklerin bilmediği bir şey vardı. Bu sebeple Allah; “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 2/30) dedi.

Halifelik konusunda meleklerin bilmediği; bilim ve medeniyet yarışına dönüşecek halifelik mücadelesiydi. Bilim ve medeniyetteki yarış, en iyiye ve en güzele ulaşma yarışıdır. Bu yarışta kan dökülmez, rakiplerin yaşamasına, destek verilir. Rakipler ne kadar güçlü olursa başarı o ölçüde yüksek olur. Ama halifelik, yani iktidar mücadelesi hayvanlar gibi olursa kan gövdeyi götürür. Mücadelenin böyle olmaması için de kanunlar konur ve mahkemeler oluşturulur.”

Buna göre insanın yaratılışına yerleştirilmiş olan “muhalefet” güdüsü doğru yönlendirilirse, yani “hayırlarda yarış”(3) şeklinde kullanılırsa bu insanın doğaya uyumu, barışı ve refahının anahtarı olur. Allah’ın insandan beklentisi bu yöndedir.  Fakat aynı özellik, meleklerin öngördüğü gibi, doğal düzenin bozulmasına, kan dökülmesine, insanların fakir ve mutsuz olmalarına da sebebiyet verebilir. Zaten dünya tarihine baktığımızda genellikle bu durum geçerli olmuş ve hâlâ olmaktadır. Dikkat edilirse Allah, itiraz sunan meleklere “hayır sizin dediğiniz gibi olmayacak” dememiştir. Bundan da insanların bu “muhalefet” güdülerini nasıl kullandıkları imtihanlarının bir parçası olacağı anlaşılmaktadır.

İnsanda İnancın Oluşması

İnsan annesinden doğduğunda hiçbir bilgi veya inanç sahibi değildir. Ama bilgi sahibi olabilecek özelliklerle donatılmıştır:

Allah sizi analarınızın karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Ama size dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliği ile gönüller vermişti. Belki  görevlerinizi yerine getirirsiniz. (Nahl 16/78)

Her çocuk, ayette ifade edildiği gibi doğduğu andan itibaren etrafındakileri dinler ve gözlemler(4). Ona birisinin bunu yap demesine gerek yoktur.  Büyüdükçe gördükleri ve dinledikleri arasında bağlantılar kurabilmek için deneyler yapar ve etrafını soru yağmuruna tutar. Çocuğun nihayetinde cevabını aradığı soru şudur: “yaşamımı sürdürmem için en çok kime/neye muhtacım?” İnsanda muhalif bir yapı bulunduğu için, insan kim olursa olsun kendisine iyiliği dokunmayan birine hak etmediği bir paye vermek/saygı duymak istemez. Bu yüzden çocuk hep “en güçlüyü” araştırır. Her çocuktan “peki ondan büyük kim var, peki ondan büyük, peki ondan büyük?” şeklindeki sorgulamaları duymuşuzdur. Çocuk “ondan da büyük Allah” cevabını alınca bu cevabı makul bulur ve rahatlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, her çocuk bu sonuca ulaşır. Bu yüzden çocuklar bu en güçlü varlık dışındaki varlıklara saygı gösterilmesine anlam veremez. Bu davranışın bir örneğini Kur’an-ı Kerim’de de görüyoruz:

“(İbrahim) Gecenin karanlığı üzerine çökünce bir yıldız gördü, “Bu benim Rabbimdir (beni yöneten bu olmalıdır)” dedi. Işığı kaybolunca, “Ben ışığı kaybolanları sevmem.” dedi. Ayı, ışıklarını saçarken gördü, “Benim Rabbim (beni yöneten işte) budur” dedi. Onun ışığı da kaybolunca “Rabbim doğruyu göstermezse gerçekten ben de bu sapıtmış topluluktan biri olacağım” dedi. Işıklarını saçarak doğan güneşi görünce “(Tamam) İşte benim Rabbim (beni yöneten) budur; bu daha büyük” dedi; onun ışığı da kaybolunca dedi ki “Ey halkım! Sizin ortak saydığınız ne varsa ben onların hepsinden uzağım. Ben yüzümü, doğrudan doğruya gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Halkı onunla tartışmaya başladı. İbrahim dedi ki “Siz benimle Allah hakkında tartışıyorsunuz, öyle mi? Hem de bana doğruyu göstermişken. Ben, O’na ortak saydıklarınızdan korkmam. Rabbimin emri olmadan, hiçbir şey olmaz. Rabbim, her şeyi bilgisiyle kuşatmıştır. Hiç bilgilerinizi kullanmaz mısınız? (En’am 6/76-80)

Bu sorular ve sorgulamalar ergenlik çağına yaklaştıkça azalır. Çünkü kişinin kalbinde kendisinin ve tüm varlıkların bir sahibi olması gerektiği kanaati yerleşmeye başlamıştır. Bu kanaate ulaşabilmesi için herhangi bir dine mensup olmasına veya İbrahim (as) örneğinde gördüğümüz gibi dindar bir çevrede büyümesine gerek yoktur. Nihayet ergenliğe ulaştığı zaman Rabbine (Sahibine) bir söz verir:

Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden nesillerini aldığında onları kendilerine karşı şöyle şahit tuttu: “Ben sizin Rabbiniz (Sahibiniz) değil miyim?” Onlar da “Evet! Rabbimizsin. Biz buna şahidiz.” dediler. Artık (mezardan) kalkış günü, “Biz bunun farkında değildik” diyemezsiniz. Şunu da diyemezsiniz: “Önceden ortaklar uyduran atalarımızdı. Biz ise onlardan sonra gelen bir nesildik. O boş işlere dalanların yaptıklarından ötürü bizi yok mu edeceksin? (Araf 7/172-173)”

Yukarıdaki ayette geçen “Ademoğullarından” ifadesi bunu yeryüzündeki tüm insanların yaşadığının delilidir. “Bellerinden nesillerini aldığında” ifadesi de bu olayın insanların üreme özelliğine kavuştukları ergenlik çağında yaşandığının delilidir. Herkes hafızasını zorlarsa bu ilk söz verme anını hatırlayacaktır. Sahibimizle olan bu diyalog hayatımız boyunca zaman zaman, özellikle doğayla baş başa kaldığımız zamanlarda tekrarlanır.

Buradan hareketle bazı insanlar ne kadar ateist-inançsız olduklarını iddia ederlerse etsinler bu ayetler onların yalan söylediğini gösterir. Öte yandan bir insanın “ben ateist değilim, Tanrı’ya inanıyorum” demesi de imtihan bağlamında bir şey ifade etmez. Çünkü bu zaten herkeste olan bir bilginin yansımasıdır. İmtihanda sınanacak olan, inancın yaşayıştaki tercihlere yansıtılıp yansıtılmadığıdır.

İnsanın Özgürlüğü ve Mutluluğu

İnsanın özgürlüğü ve özgürlüğünün sınırları konusu tarih boyunca tartışılagelmiştir. Yaratıcının insana cazip gelen bazı şeyleri yasaklayarak insanın özgürlüğünü kısıtladığı anlayışı yaygındır. Burada bu anlayışın ne kadar doğru olduğunu, insan ve Yaratıcısı arasındaki ilişki açısından ayetlerle incelemeye çalışacağız.

Allah, insanla kendisi arasındaki ilişkiyi “rab” ve “abd” kelimeleriyle tanımlamıştır. Rab “sahip/efendi”, abd de “köle/kul” manasına gelmektedir. Buradan bakınca Allah’ın insanın özgürlüklerini kısıtladığı anlamı çıkabilir. Fakat hiçbir şey değilken insanı yaratan ve onun her ihtiyacını karşılayan varlığın bazı yasaklar getirmesini “özgürlüğün kısıtlanması” olarak değerlendirilmesi ancak nankörlükle açıklanabilir. Allah’a kul/köle olmayı kendisine yediremeyerek ısrarla yasaklanan şeyleri yapanların, bir süre sonra yaptıkları şeylerin bağımlısı olarak onların kulu/kölesi olduklarını, mutsuz ve umutsuz bir hale düştüklerini görüyoruz. Buradan anlaşılabileceği gibi Allah’ın bazı kurallar koymasının sebebi insanın başka şekilde mutlu olamayacak olmasıdır.

Yusuf (as) örneği bu bağlamda önemlidir. Görevli olduğu evin hanımının cinsel isteklerini Allah’tan çekinerek reddetmesini özgürlüğün kısıtlanması olarak düşünebilir miyiz? Yine, dünyanın her yerinde, bir insanın suçsuzken hapse girmesi, insan özgürlüğünün tartışmasız bir ihlali olarak kabul edilir. Bununla beraber Yusuf’un (as) aşağıdaki ayette söyledikleri, özgürlüğün tanımı konusunda bu bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini gösterir:

Yusuf dedi ki “Ey Rabbim! Bu kadınların istediklerini yapmaktansa, hapsi tercih ederim. Onların oyununu benden savmazsan onlara kapılırım da kendine hakim olamayanlardan (cahillerden) olurum.” (Yusuf 12/33)

Yusuf (as) bu tavrıyla, Allah’ın bir kuralını ihlal etmenin yaratacağı özgürlük mahrumiyetiyle, hapse girmenin vereceği özgürlük mahrumiyetini karşılaştırmış ve hapse girmeyi yeğlemiştir. Ancak Allah’a büyük bir güveni olan insanın koyabileceği bu tavırla, bölgenin en güçlü yöneticisi olmasının önü açılmıştır.

Allah her ne kadar insanlara bazı kurallar koysa da bunların uygulanması için zorlayıcı olmamıştır. Bunu şu ayetten anlıyoruz:

“Biz insanı, çok bileşenli döllenmiş yumurtadan yarattık. Yıpratıcı bir imtihandan geçireceğimiz için onu dinleyen ve gören bir varlık haline getirdik. Ona doğru yolu gösterdik; ister görevini yapar, isterse o yolu görmezlikten gelir (kâfir olur).” (İnsan 76/2-3)

Allah, tebliği kabul, dine inanma ya da sahip olunan bir inancı terk etme konusunda insanları zorlamamış, onları özgür iradeleriyle baş başa bırakmıştır:

“Dinde zorlama olmaz; doğrular, yanlış kurgulardan iyice ayrılmıştır. Kim taşkınlık edenleri tanımaz da Allah’a güvenirse, kopması imkânsız en sağlam kulpa yapışmış olur. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.”  (Bakara 2/256)

Birbirinden ayrılan doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, gerçek ile batılın tercihi, bu konuda bilgi sahibi olan insanın  özgür iradesine bırakılmıştır:

De ki “Bu doğrular Sahibinizdendir (Rabbinizdendir). İmanı tercih eden inanıp güvensin, kendilerini doğrulara kapatmayı tercih eden de kâfir olsun. Yanlış yapanlar(zalimler) için perdesi kendilerini kuşatacak bir ateş hazırladık. Yardım isterlerse onlara, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su verilir. Ne kötü içecektir o; ne kötü yerdir orası! (Kehf 18/29)

Ne nebilerin ne de diğer insanların,  kişilerin tercihleri üzerinde bir zorlama yapmaması gerektiğini şu ayetten anlamaktayız:

Allah, zorlayıcı düzen koysaydı sizi bir tek toplum (ümmet) yapardı. Ama o, sapıklığı tercih edeni sapık sayar, hidayeti tercih edeni de yoluna kabul eder. Yaptıklarınızdan elbette sorumlu tutulacaksınız. (Nahl 16/93)

Çünkü bir kimseyi yaptığından ya da tercihinden sorumlu tutmak, onun bu konuda özgür olmasını gerektirir.  Sorumlu tutmak için özgürlük tanımak adaletin bir gereğidir. Allah insana özgürlük tanımış, buna karşılık da ona sorumluluk yüklemiştir. Nelerden  sorumlu tutulacağımızı da bildirmiştir:

“Kur’an, hem senin için, hem de halkın için doğru bilgidir. Yakında bu konuda sorguya çekileceksiniz. “ (Zuhruf 43/44)

İnsan dünyaya imtihan için geldiğini, ne yaparsa kazananlardan ya da kaybedenlerden olacağını, yapacağı özgür tercihlerinden sorguya çekileceğini ayetlerden anlıyoruz. Peki kişiyi mutluluğa hangi tercihler ulaştırır?

Kim de iyi işler yapmış bir mümin olarak gelirse öylelerine en yüksek dereceler vardır. (Taha 20/75)

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a Yusuf (as) gibi güvenen ve iyi işler yapanları güzel bir gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:

İnanıp güvenen ve iyi iş yapanlara güzellikler ve mutlu son vardır. (Rad 13/29)

Erkek olsun, kadın olsun, kim inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa ona güzel bir hayat yaşatırız. Ödüllerini de yaptıklarının en güzeline göre veririz. (Nahl 16/97)

Kur’an-ı Kerim’de, inanan ve iyi işler yapanların bağışlanıp, bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacakları belirtilmektedir. Şöyle ki:

Bunun böyle olması inanıp güvenen ve iyi işler yapanları ödüllendirmek içindir. İşte onlar için bağışlanma ve bol rızık vardır. (Sebe, 34/4)

“Kim dönüş yapıp (tevbe edip) iyi iş yaparsa muhakkak ki o, Allah’a kabul edilmiş olarak dönmüş olur.” (Furkan, 25/71)

Bu kişiler için Rahmân’ın bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur:

İnanıp güvenen ve iyi iş yapanlar için Rahman bir sevgi oluşturacaktır. (Meryem, 19/96)

Korku ve hüzünden emin olmanın iman ve iyi işler yapmaya bağlı olduğu şu ayetler de vurgulanarak şöyle buyrulmaktadır:

Kimler inanır, iyi işler yapar, namazı dosdoğru kılar ve zekâtı verirlerse; onlara Rableri katında ödül vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler. (Bakara, 2/277)

İnanıp güvenenlerden; Yahudi olanlardan, Sabiî ve Hıristiyanlardan kim Allah’a ve Ahiret gününe inanıp güvenir ve iyi iş yaparsa, onlar ne bir korku duyar ne de üzülürler (Maide, 5/69)

İnanan ve sâlih amel işleyenlere, vaadedilen mükâfatların tam olarak verileceği de ifade edilerek şöyle buyrulur:

İnanıp güvenen ve iyi iş yapanların ödülünü tam olarak veririm. Ben, yanlış yapanları  sevmem. (Al-i İmran 3/57)

İnanıp güvenen ve iyi işler yapanları, Rableri (Sahipleri) ikrama boğacaktır. Açık başarı işte budur.  (Casiye, 45/30)

Görüldüğü gibi, bu dünyada ve ahirette mutlu olabilmenin şartı, Allah’a güvenmek ve iyi işler yapmaktır. İyi işleri de doğal düzene (dine) uygun, insanların mutluluğu ve barışına katkı sağlayacak bütün işler olarak tanımlayabiliriz.

Sonuç

“İnsanı yaratıcısından tanıma” amacıyla başladığımız makale dizisinin bu ikinci bölümünde,  ayetlerden insanın bir muhalif varlık olarak tanımlanmasının hikmetini, Yaratıcısına olan inancının oluşma sürecini ve insanın hem bu dünyada hem de ahirette özgürlüğe ve mutluluğa nasıl erişebileceğini ele almaya çalıştık.  Buna göre:

  • Bakara Suresi 30. ayet’e göre, insanlarda birbirine muhalif bir yapı olduğunu, bu muhalefetin doğru yönetilirse Allah’ın insanlarda görmek istediği bilim, teknoloji ve refaha yönelik rekabete yani insanı mutlu ve özgür kılan ürünlere dönüşebileceğini, rekabetin hayvanlar aleminde olduğu gibi rakibi yok etme üzerine olması durumunda ise doğal düzenin bozulacağını ve kan döküleceğini,
  • Yaratıcıya olan inancın her insanda doğumdan ergenlik çağına kadar yapılan sorgulamalarla oluştuğunu ve bunun evrensel bir olgu olduğunu, dahası bunun hayat boyunca zaman zaman tazelendiğini, buna göre ateist-inançsız insan olamayacağını,
  • İnsanın bu dünyada ve ahirette özgürlük ve mutluluk istiyorsa, yalnız Allah’a kul olması gerektiğini, O’nun kurallarına uymasını ve taleplerini öncelemesi gerektiğini

gördük.

Bir sonraki makalemizde Kur’an’ı Kerim’de insanla ilgili bulabildiğimiz bilgileri sunmaya devam edeceğiz. Bu bilgilerin toparlanması, eğitimin nihai hedeflerinin tanımlanmasında önümüzü aydınlatacağını düşünüyoruz.

İletişim için: www.kurandaegitim.orgwww.facebook.com/kurandaegitim

Dipnotlar

  1. Kuran ve Hikmet Dergisi’nin 13. Sayısında yayınlanmıştır. http://www.kurandaegitim.org/2016/05/02/kurana-gore-insan-ve-egitim-i/ adresinden de erişilebilir.
  2. http://www.suleymaniyevakfi.org/yazilar/insan-ve-varliklar-alemi.html
  3. Herkesin bir hedefi olur; o ona yönelir. Siz, iyiliklerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi bir araya getirecektir. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır. (Bakara 2/148)
  4. İnsana bu özellikler ona üflenen ruhla kazandırılmıştır. Bununla ilgili olarak: ttp://www.suleymaniyevakfi.org/bulten/insani-insan-yapan-ozellikler.html
  5. http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/ruh-ve-vucut-dengesi.html